Celî

Hat san‘atında bir yazı türünden ziyade karakterini ifade eden celî, her cins yazının iri yazılan şekline denmektedir. Hemen tüm yazı türleri için, o yazı türü meşkedilirken kullanılan kalemden daha geniş bir kalemle yazılan iri şekli, Türk hat san‘atında celî kelimesi ile ifade edilmiştir. Hattatlar genellikle meşk kaleminin üç misli genişliğinde kalemle yazılan yazıyı celî olarak kabul ederler. Yalnız divanîde, yazının geniş bir kalemle yazılması, o yazıyı celî-divanî haline getirmez.


Emevîler’in son ve Abbâsîler’in ilk asrına tekabül eden H. 2./M. 8. yüzyılda kûfînin tâdil edilmesiyle ortaya çıkmaya başlayan aklâm-ı sittenin ve aynı tipteki diğer yazıların iri olanlarına celî yerine “celîl” adı verilmekteydi. Büyük boydaki kâğıtlarda kullanıldığı için “tûmâr” adı da verilen celî, diğer yazıların babası (ebu’l-aklâm) telakki edildiği gibi kalem ağzının enini tesbit etmekte bir genişlik birimi olarak da kullanılıyordu.

İslam hat san‘atındaki ilk “celî-nüvîs”in Velîd bin Abdülmelik devrinde(705-715) Mescid-i Nebevî’nin kıble duvarına celî-kûfî hatla Şems Sûresi’ni yazan Hattat Sa‘d olduğunu, İbnü’n-Nedîm nakleder. Ondan sonraki devirde kûfî dışında kullanılan, ancak örnekleri zamanımıza ulaşmayan celî yazılara da “kalemü’l-celîl” denmekteydi.



İslam hat san‘atında aklâm-ı sitte grubundaki muhakkak, reyhânî, sülüs, nesih, tevkı‘ ve rıka‘ yazılarından yalnız muhakkak, sülüs ve nadir de olsa nesih yazılarının celî şeklinde yazıldığı görülür. İlk ikisine “celîlü’l-muhakkak” ve “celîlü’s-sülüs” adı verilmektedir. Reyhânî muhakkakın küçüğü olduğundan celîsi mümkün değildir. Muhakkak ise, herhalde fazla yer kapladığı ve istife uygun olmadığı tercih edilmemiştir. Tevki’ ile rıka’ ise, kullanıldıkları yerler itibariyle kabul edilmiş ölçülerin dışına çıkmadıkları için bunların da celî şekilleri düşünülmemiştir.

İranlılar tarafından geliştirilen ve Türkler’in de bir hayli ibraz-ı maharet ettikleri ta’lik ise bilhassa 17. yüzyıldan itibaren celî halinde yazılmağa başlanmıştır. Aklâm-ı sitte ile birlikte geliştiği sanılan ve menşe’i Emevîler devrine kadar indirilen siyâkat yazısı maliye kayıtlarını tutmağa yaradığı için celî şekli yoktur.
Ayrıca Türkler’in icat ettiği divanî ve rık‘a yazıları da celî tarzında yazılmışlardır. 

Celî yazılar, yazılacak yerin yüksekliğine ve mekânın ölçüsüne göre hazırlanır, harflerin incelik ve kalınlıkları, birbirleri ile olan mesafeleri de, bu alana ve mekâna göre hesaplanır. Bu nedenle celî hatların hazırlanması son derece zor olup önce kağıd üzerinde çalışılır, yazı hazırlandıktan sonra iğneli kalıpları alınır. Sonra bu kalıbın üzerinden kömür tozu geçirilerek yazı konturu zemine aktarılır. Elde edilen konturlar mermere uygulanacaksa hakkaklar tarafından kabartma olarak işlenir, kağıda yapılacaksa müzehhibler tarafından genellikle altınla zerendud olarak dolgulanırdı.

Öte yandan bazı hattatların doğrudan kağıd üzerine celi kalemi ile yazdığı yazılara da tesadüf edildiği gibi, Abdülfettah Efendi’nin kendi icadı olan celi kalemiyle Bursa Ulu Cami’nin duvarlarına yazdığı yazılar gibi örneklerle de karşılaşılmaktadır. Bunun gibi müstesna bir diğer örnek ise, Bakkal Arif Efendi’nin satırı 1 Mecidiye’den doğrudan mezartaşı üzerine yazdığı rivayet olunan yazılardır. 


Hat san‘atında celî, bilhassa Türkler’in kudret gösterdikleri bir sahadır. Bu sahadaki ilk büyük atılım “Timurlu Rönesansı” olarak adlandırılan dönemde Orta-Asya’da yaşanmış, Timur’un torunu Baysungur Mirza (ö. 1433) ile Ali Rızâ-i Abbâsî bu alanda maharet gösteren hattatların başını çekmişlerdir. Ancak asıl büyük atılımı ise, bayrağı onlardan devralan Osmanlılar yapmıştır.

Daha Murad Hüdâvendigâr devrinde kendisini gösteren bu gelişim Fatih devri hattatlarından Ali bin Yahyâ es-Sofî ile ivme kazanmış ve Kanuni devrinde Ahmed Karahisari ile çırağı Hasan Çelebi’nin zirveye ulaşmıştır. Mimar Sinan’ın inşa etmiş olduğu yapıların hemen tamamına imza atmış olan bu ikili, her ne kadar hat san ‘atında Şeyh Hamdullah’ın gölgesinde kalmışlarsa da, Sinan’ın mimari süsleme anlayışına uygun ağırbaşlı üslupları ile Osmanlı mimarlığının “altın çağı”na tam anlamıyla damgalarını vurmuşlardır.

Onların izinden giden Kasım Gubârî, Teknecizâde İbrâhim Efendi, Mehmed Burusevî, Mustafa bin Süleyman ve Moralı Beşir Ağa gibi ünlü hattatların elinde işlenip olgunlaştırılan celi yazı, nihayet Mustafa Râkım Efendi’nin (ö. 1826) kaleminde tekemmüle ulaşmıştır. Onun izinden giden Hâşim Efendi, Çarşambalı Ârif Bey, Abdülfettah Efendi, Sâmi Efendi, Nazif Bey, İsmâ‘il Hakkı Altunbezer, Macid Ayral, Mustafa Halim Özyazıcı ve Hamit Aytaç ile günümüze ulaşan Râkım üslubu bugün dahi etkisini sürdürmektedir.

Son derece kudretli hattat Mahmud Celâleddin’in Mustafa Rakım’a nazire yaparcasına geliştirdiği, ancak Sultan Abdülmecid ile Mehmed Tâhir Efendi dışında kimse tarafından takip edilmeyen sert ve ağırbaşlı üslûbu ise, Türk hat san ‘atının en parlak çağına azametli bir iz bırakmıştır. Mustafa Râkım ile Mahmud Celâleddin arasında bir üslûb geliştirmiş olan Kazasker Mustafa İzzet Efendi ile tilmizlerinden Abdullah Zühdi Efendi ve Şefik Bey de bu kalemin değerli sanatkârlarındandır.



Levha ve kitâbelerin yazımında fazlaca kullanılan celî ta’likte de Türk hattatlarının bariz bir üstünlüğü söz konusudur. Özellikle de, 18. yüzyılın sonlarında Yesârî Mehmed Es‘ad Efendi’nin millî bir karakter ve zevki barındıran üslubunu işleyen oğlu Yesârizâde Mustafa İzzet Efendi’nin, 19. yüzyılın ilk çeyreğinde Türk ta‘lik ve celî ta’lik ekolünü kurmasından sonra.

Sultan II. Mahmud devri ile birlikte tarihî binalardaki kitâbelerin çoğunda kullanılan celi ta’likte istisnasız yegane-i zaman olan Yesarizade’nin üslubu, eliflerin ve çanaklı harflerin, ta’like göre yarım nokta daha uzun ve geniş yazılması ile kendini belli eder. Bu ekol, en önemli temsilcilerinden olan Kıbrısîzâde İsmâil Hakkı Efendi, Ali Haydar Bey, Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Çarşambalı Ârif Bey ve Abdülfettah Efendi, Sâmi Efendi, Nazif Bey, Ömer Vasfi Efendi, Aziz Rıfa’i, Hulûsi Yazgan ve Necmettin Okyay silsilesi ile Cumhuriyet dönemine taşınmış ve Halim Özyazıcı, Kemal Batanay ve Hamid Aytaç vasıtasıyla günümüzün ma’ruf hattatlarına nakledilmiştir.



Divanîye nisbetle daha süslü ve istifli yazılan celî divanîde harfler sülüste olduğu gibi birbirini keserken, terkib icabı satırda boşluk bırakılmamasına dikkat edilir, aklâm-ı sittede kullanılan harekeler ve süs işaretleri ile küçük noktalarla harfler ve kelimeler arasında kalan boşluklar doldurulurdu. Bu dalın en önemli ismi ise hiç şüphesiz Şefik Bey’dir.
Dîvân-ı Hümâyûn’daki kısa mesa’isi esnasında ittihaz eylemiş olduğu bu kalemde son derece başarılı örnekler vermiş olan Şefik Bey ile bir san ‘at yazısı haline gelen divani, günümüz hattatlarının da severek kullandığı bir yazı türüdür.

Yine Türkler tarafından geliştirilmiş olan bir yazı türü olan rık’anın da, bilhassa Osmanlılar’ın son zamanlarında celi kalemi ile yazıldığına tanık olmaktayız. Günlük kullanıma mahsus olarak geliştirilmiş bir yazı türü olduğundan, celi örnekleri de afişler, reklam ilanları, dükkan levhaları gibi yerlerde ve nadiren de olsa bina ve mezartaşı kitabelerinde kullanılmıştır. Bu sahada, geçtiğimiz yüzyılın iki büyük hattatı olan Hamid Aytaç ve Halim Özyazıcı’nın büyük maharet göstermiş olduklarını söylemekte yarar vardır. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s