Hat San‘atı Tarihi

Hat San‘atı Tarihine Kısa Bir Bakış

Neredeyse insanlık tarihi ile mu’asır olan yazı, iptidâî şekillerin asırlarca medeniyet imbiğinde damıtılmasından sonra ortaya çıkmıştır. İslâmiyet ise başlangıçta, içinde geliştiği toplumun eseri olan kûfî yazıyı kullanmıştı. Ancak şekil bakımından iptidâî seviyede olan bu yazı türü, Kur’ân-ı Kerîm’in yazı ile tesbiti ile birlikte kazandığı ehemmiyete istinâden şekil bakımından işlenip güzelleştirilerek, İslâm medeniyetinin hâlâ büyük bir canlılıkla yaşatılan bir san‘at kolunun ana malzemesi hâline gelmiştir. Bu devrede, özellikle ilim sahasında yaşanan hareketlilik de, İslâm hat san‘atının gelişimine büyük hizmet etmişti.

İslamiyet’in ilk devresinde hat san‘atında üslûp sahibi gerçek sanatkârlara, “muharrir” denilmekte idi. Bu sıfatla anılan sanatkârların en eskisi ise, hat san‘atı tarihinin ilk büyük isimlerinden biri olarak kabul edilen Kutbetü’l-Muharrir’dir (vefâtı: H. 154/M. 771). İbnü’n-Nedîm’in beyânına nazaran, hat san‘atında dört kalem ihdâs etmiş olan Kutbe’nin en meşhur hattı “kalemü’l-celîl”dir. Bu kalemde şöhret sahibi olan İshâk b. Hammâd el-Kâtib ve öğrencisi Kâtib İbrâhim eş-Şecerî ise tûmâr ve Ahmed b. Muhammed Zâkıf’ın elinde olgunlaşacak olan sülüseyn (veya kısaca sülüs) diye adlandırılan iki kalem ihdâs etmişti.

ismail orman-hattatlar sofası
İslamiyet’in İlk Yıllarından Kufi Yazı Örneği

İshâk b. Hammâd’ın talebelerinden olan Yûsuf Lakve ise seleflerinin tesbit etmiş olduğu en-nısfü’s-sakîlden bir kalem çıkarmış, Vezir Zü’r-riyâseteyn el-Fazl b. Sehl tarafından beğenilerek, “er-riyâsî” olarak adlandırılan bu kalem daha sonraları kalemü’t-tevki’ât adını almıştı. Kutbetü’l-Muharrir’den sonra gelen san‘atkârların en mühimi olan, İbrâhim eş-Şecerî’nin talebelerinden el-Ahvelü’l-Muharrir ise ihdâs etmiş olduğu onbir kalem ve hat ile İslam hat san‘atının gelişiminde büyük pay sahibi olmuştu. Onun ihdâs etmiş olduğu hatlar arasında müselsel (bütün harfleri birbirine bitişik yazı), hattü’l-muâmerât, hattü’l-kısas gibi, kaleme değil, yazı şekline veya belli bir kalemin tahsis edildiği saha veya mevzu’a delâlet eden adlar da vardır.


Bu da İslam hat san‘atındaki farklı yazı türlerinin, tahrîr edileceği malzemeye ve kullanılacağı alana istinâden geliştiği ve bunlar için farklı kalemler icâd edilerek, harflerin terkib ve tenâsübü için belirli kurallar tesis edildiği anlaşılmaktadır. Muhtelif dîvânlara ve resmî dâ’irelere, resmî ve hususî mâhiyetteki mevzu’lara ait vesîkalar için muhtelif büyüklükte varaklar tahsis edildiğinden, dolayısıyla değişik boyda kalemler kullanılmasını gerektirmiş, bu kalem adları da zamanla, yazılan yazıları tarif etmeye başlamıştı. Değişik san‘atkârların elinde farklı hususiyetler kazanan bu kalemlerden de değişik üslûplar doğmaya başlamış ve hat san‘atının muhteşem serüveni başlamıştı.

Bu serüvendeki en önemli mihenk taşlarından biri ise hiç şüphesiz İbn-i Mukle kardeşlerdir. Her ikisi de Abbâsî vüzerâsından olan ebû-Alî Muhammed b. Alî (vefatı: H. 328/M. 940) ve ebû-Abdillah el-Hasan b. Alî (vefatı: H. 338/M. 949) temsil ettiği bu gelişim, daha ağır basan şahsiyeti nedeniyle daha ziyâde ebû-Alî İbn-i Mukle’ye mâledilir. İslâm hat san‘atı tarihinde yeni bir devir açan İbn-i Mukle, seleflerinin üç asırlık arayış ve tecrübeleri ile elde ettikleri şekillerin nizâmını ve aralarındaki nisbetleri belli ka’idelere bağlayan bir usul ortaya koyarak, yazıların değerlendirilmesini ve öğretilmesini kolaylaştırdı.

ismail orman-hattatlar-sofasi
İbn-i Bevvâb’dan Bir Hüsn-i Hat Örneği

Aklâm-ı sitte arasında anılan bu kalemlerden bazıları, Hicrî III. ve IV. asırlarda tekemmül için çok müsâ’it zemin ve vesîleler bulmuştur. Mimarî eserlerde celîl hatlar tezyînî unsurların başında yer alırken, yüksek dereceli dîvânlardaki kâtibler, hususiyetle tûmâr, riyâsî, sülüseyn ve tevki’ hatlarını kullanmışlardı. Öte yandan bazı âlimlerin belli eserlerini çoğaltıp satma hakkına sahip olan “verrâk”ların ortaya çıkardığı “neshî” kalemi ise muhakkak, reyhânî ve nesihi ortaya çıkarmıştır.

Bağdatlı Muhalhil b. Ahmed ve İbn-i Esed (vefâtı: H. 410/M. 1019) gibi muharrirlerin elinde olgunlaşan neshî, onun öğrencisi İbnü’l-Bevvâb’ın elinde tekemmül ederek, reyhânî ve nesihe dönüşür. Hat san‘atının İbn Mukle’den sonraki ilk büyük merhalesi olan İbnü’l-Bevvâb(vefâtı: H. 413/M. 1022), birbirlerine yakın ve benzer üslûpların ortak hususiyetlerini en bâriz şekilde temsil edenleri ta’dil ederek, sekiz kalem ihdâs ettiği mervîdir ki, bunlar arasında aklâm-ı sitte hatları da vardı.

ismail orman-hattatlar-sofasi
Yakût’tan Bir Hüsn-i Hat Örneği

Üç asra yakın bir müddet İslâm hat san‘atını etkileyen İbnü’l-Bevvâb’ın ardından diğer bir önemli dönüm noktası ise Yâkut el-Musta‘sımî(vefâtı: H. 698/M. 1298)’dir. Küçük yaşta Anadolu’da esir edilip Bağdat’a götürülerek Halife Musta’sım’ın mâ’iyetine katılmış olduğundan Yakût-ı Musta’sımî olarak tanınan bu değerli san‘atkar, hamisinin yanında, değerli hocalar elinde yetişti. İbn-i Mukle ve İbn-i Bevvâb’ın üslûbunu inceleyerek, kendi vadi’ini geliştirdi. Kısa zamanda tüm İslâm âlemine te’sir eden üslûbu ile haklı bir şöhret kazanarak, “kıbletü’l-küttâb” ünvânını kazandı.

İbn Mukle’nin ve bilhassa İbnü’l-Bevvâb’ın yazılarını inceleyerek, seleflerinin koydukları ka’idelere bağlı kalmakla beraber, yepyeni zarâfete sahip hususî bir üslûp meydana getirmiş olan Yâkut, kalem ağzının kesilişinde yaptığı tebeddül ile de aklâm-ı sittenin tekâmülünde büyük bir çığır açmıştı. Bilhassa muhakkak ve reyhânî kalemlerinin mükemmelleştirilmesinde büyük hizmeti bulunan Yâkut’un öğrencileri, Bağdat’ın sükutundan sonra hemen tüm İslâm coğrafyasına dağılarak, İslâm dünyasında iki yüzyılı aşkın bir süre hüküm sürecek bir yazı üslubunun oluşmasını sağlamıştır.

Hayatı boyunca takdir ve himâye gören Yakût, 1298 yılında Bağdat’da vefât ettikten sonra üslubu tilmizleri ve eserleri vasıtasıyla tüm islam alemine yayılmıştı. Bu alem içinde doğal olarak Anadolu da vardı ve hüsn-i hatta gönül verenlerin yolu da onun vadisinden geçti. Ancak evvela Şeyh Hamdullah ve ardından ona nazire yaparcasına Ahmed Karahisari’nin ortaya çıkışı, bu vadinin yönünü tümüyle değiştirecekti.

Yakût-ı Musta’sımî’nin üslubunu, Türk zevki ve yeni parlamakta olan bir imparatorluğun evrensel vizyonu ile harmanlayarak ta’dil eden Şeyh Hamdullah, Türk hat san‘atının kendi yolunu çizmesinde büyük bir rol oynadığı gibi, aklam-ı sittenin kesin ve günümüze değin süregelen ka’idelerini de belirlemişti. Öte yandan kendine özgü üslubu ile dikkati çeken Ahmed Karahisari ise bu yeni dinamiğe bilhassa celi kaleminde farklı bir lezzet katmış idi.

ismail orman-hattatlar sofası
Şeyh Hamdullah’ın Bir Kıt’ası

Artık kendi yoluna girmiş olan Türk hat san‘atı için bir diğer dönüm noktası ise Hafız Osman olmuştur. Devletin sadece ekonomik ve siyasi açıdan değil, kültürel anlamda da gerilemeye başladığı dönemde yetişen bu değerli san‘atkar, kendinden önceki hattatların yazılarını, üstün estetik zevki içinde harmanlayarak, aklam-ı sittede yeni bir çığır açmayı başarmıştır. Onun açtığı yolun günümüzde dahi işlerliğini yitirmemiş olması, nasıl büyük bir iş başardığının delilidir.

ismail orman-hattatlar sofası
Hafız Osman’ın Sülüs Besmele Levhası

Hafız Osman’dan sonra gelenlere, doğal olarak, onun yazılarını tashih etmekten başka bir iş kalmamıştır. Hüsn-i hatta ibraz-ı kemal elde edenler de, her zaman onunla mukayese edilmişlerdir. Her ne kadar daha sonra Mustafa Rakım Efendi, Kazasker Mustafa İzzet Efendi ve Sami Efendi gibi müstesna isimler yetişmişse de, Hafız Osman’ın namı her zaman önde yürümüştür.

Bu yazı türlerinin yanında, İran’da kullanılan hatt-ı pehlevînin ta’dil edilmesi ile ortaya çıkan hatt-ı ta’lik de hat san‘atı içinde mühim bir mevki’e sahiptir. Bu yazının vazı’ı addedilmekte olan Tebrizli Mir Alî’nin, bir rüyâsında Hz. Alî’nin “kaz”dan ilhâm almasını söyleyen telkini üzerine bu yazıyı icâd ettiği nakledilir. Sonradan yetişen İmâd ise hatt-ı ta’liki, cidâr-ı kemâle asmayı başardı.

ismail orman-hattatlar-sofasi
Tebrizli Mir Alî’nin Ta’lik Kıt’ası

1554 yılında Kazvin’de doğan ve Mâlik Deylemî’den yazı meşkeden İmad, seleflerinin yazılarını tetkik ederek ta’lik yazıda günümüze kadar devam edegelen yeni bir üslûp geliştirdi. Bu sâyede şöhret kazanınca Safevî Şâhı I. Abbas’ın himâyesine girip şehzâdelerine yazı dersi vermeye başlayan İmad, kendisini çekemeyenlerin entrikaları sonucu 1615 yılında öldürülene kadar birbirinden âlâ niçe kıta’at-ı bedi’â düzerek her hattata fa’ik ve “İmâd-ı hat” ünvânına lâyık olduğunu ispat etmiştir.

ismail orman-hattatlar-sofasi
İmâd’ın Ta’lik Kıt’ası

Her ne kadar bu yazının menşe’i olan İran’da binlerce hoş-nüvis ortaya çıkmışsa da, Osmanlı Türkleri arasında da İranlı meslekdaşlarına aferin dedirtecek mertebede nice ta’lik hattatı yetişmiştir. Bilhassa Veliyyüddîn Efendi, Yesari Mehmed Es’ad Efendi ve oğlu Yesarizade Mustafa İzzet Efendi, akranları beyninde ibraz-ı maharet eylediklerinden “İmad-ı Rum” lakabını bi-hakkın ittihaz etmiş ta’lik-nüvislerden olmuşlardır.

Özellikle Yesarizade Mustafa İzzet Efendi hatt-ı ta’likte gerçekleştirdiği ta’dilat ile o zamana değin İmad’ın çizgisinde yürüyen Türk ta’lik hattına yeni bir yön vermeyi başarmıştır. Nitekim bu farklılığı belirtmek amacıyla, günümüzde de onun açtığı vadiden ilerlemekte olan Türk tarzı ta’lik hattı nesta’lik olarak adlandırılmaktadır.

ismail orman-hattatlar-sofasi
Yesarizade Mustafa İzzet Efendi’nin Celi Ta’lik Levhası  –  Vema Tevfiki İlla-billah

Öte yandan Türk ve İranlı hattatlar arasındaki ta’lik rekabeti çok eskilere dayanmaktadır. Rivayete nazaran H. 1134/M. 1721 senesinde Acem Şâhı Hüseyin Şâh’ın elçisi olarak İstanbul’a gelen Murtezâ kuli Hân “Ta’lik yazı ancak Kişver-i İran’a mahsusdur!” iddiasında bulunarak İran hattatlarından birinin “İmâd” imzası ile yazdığı bir kıt’ayı imtihân kasdı ile Defteremîni Mehmed Efendi’ye verir.

Bu yazı İstanbul’daki ta’lik hattatları tarafından tedkîk edilince, İmâd’ın yazısı olmadığı anlaşılır ve hemen tamamı aynısını yazar. Elçinin Kâğıthâne’de Sadrâzâm Nevşehirli Dâmad İbrahim Paşa tarafından kabulünde yazılan kıt’alar aslı ile beraber kendisine takdim edilir. Elçi yazıları mütâla’a ettikten sonra, hepsinin aslına teveffûk ettiğini itirâf etmek zorunda kalır ve aralarından Veliyyüddin Efendi’nin yazısını fevkalâde tahsîn bularak, “İmâd-ı Rûm” lakabına layık görür.

ismail orman-hattatlar sofası
Sami Efendi’nin Hutut-ı Mütenevvi’a Levhası

Hüsn-i hat, Türkler’de neredeyse millî bir san‘at dalı haline gelmiş ve yukarıda anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere terâkkisi için bir hayli mesai harcanmıştır. Hatta halkı teşvik için bilhassa Osmânlı pâdîşâhları ile mülkî ve ilmî ricâlinden önde gelenleri hüsn-i hat öğrenerek güzel yazılar yazmışlardır. Halkın okur-yazar kısmından olanların ekserisi de hüsn-i hatta pek ziyâde rağbet etmişler ve bazıları da medâr-ı mâ’işet addetmişlerdir.

Ancak matba’aların yaygınlaşması ile sönmeye başlayan bu san‘at dalı, 1928’de ilan edilen harf inkılâbı ile büsbütün yıkıma uğradı. Ancak Hulusi Yazgan, Necmeddin Okyay, İsma‘il Hakkı Altunbezer, Hamid Aytaç, Halim Özyazıcı gibi Osmanlı Dönemi’nde yetişen hattatların çabaları sayesinde günümüze taşınan bu san‘at dalı, yeniden eski parlak günlerine kavuşamaya çalışmaktadır. San‘atlarının âşığı olan günümüz hattatlarının elinde de bunu başaracağı şüphesizdir…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s