Kazasker Mustafa İzzet Efendi

Türk hat sanatının en mümtâz isimlerinden biri olan Mustafa İzzet Efendi, Destân Ağazâde Mustafa Ağa’nın oğlu olarak H. 1216/M. 1801’de Tosya’da doğmuştur. Ana tarafından nesebi, sadâtdan Şeyh İsmâ’il-i Rumî’ye dayanır ki, “seyyid” ünvânını ketebelerinde sıklıkla kullanmıştır. Ancak asıl şöhreti, ilmi pâyesi olan “kazasker” ünvânından gelir. Babasının vefâtı üzerine, annesi tarafından çocuk denebilecek yaşta iken İstanbul’a gönderilmiş ve Fâtih’teki Baş Kurşunlu Medresesi’nde ilim tahsîl etmeye başlamıştır.

Henüz onüç yaşında iken, Bahçekapısı’ndaki Hidâyet Cami’nde Cuma selâmlığına çıkan Sultan Mahmud Han-ı Sânî’nin huzurunda edâ ettiği na’t-ı şerîfin beğenilmesi üzerine Silâhdâr Gâzî Ahmed Paşazâde Alî Bey’in himâyesine verilen Kazasker Mustafa İzzet Efendi, üç sene onun dâ’iresinde ilim tahsîl edip hüsn-i hat meşkettikten sonra Galata Sarayı’na çerağ edilmiştir. Orada da üç sene tahsîl gördükten sonra H. 1236/M. 1820’da Silâhdâr Alî Paşa’nın iltimâsı ile Enderûn’a alınmış, bu esnâda da Kömürcüzâde Hâfız Mehmed Şeydâ’dan musıkî dersleri alıp neyzenlik ve hânendeliğe çalışarak, o san’atlarda da terâkkî etmiştir.

Ancak sonraları bir sebeple askerliğe geçmek arzusuna kapılarak saraydan çerâğ olmak istemişse de, hakkındaki teveccüh nedeniyle kabul görmemiş, bunun üzerine 100 guruş mâhiye ihsân ile H. 1245/M. 1829’da hac vazifesini ifâ etmek üzere saraydan ayrılmıştır. Nakşibendî Târikatı meşâyihinden Kayserili Alî Efendi ile birlikte Hicaz’a giderek, Abdullah Dehlevî hulefâsından Şeyh Mehmed Cân Efendi’ye hizmetle tekmîl-i sülûk eden Kazasker Mustafa İzzet Efendi, avdetinde 7 ay Mısır’da kalıp İstanbul’a döndükten sonra Mahmud Paşa Hamamı civârında bir hâneye yerleşmiştir.

Nedense eski yaşantısına dönmeyip başında Nakşî tâcı ve sırtında Dehlevî hırkası olduğu hâlde yaşamaya başlayan Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin, bir Ramazân günü Bayezid Cami’nde kamet aldığına şâhid olan Sultan Mahmud, hizmetini terkederek bu kıyafete girdiği için kendisine pek ziyâde kızıp nefyine fermân vermiştir. Araya girenlerin delâleti ile affedilerek, tekrar Sultan Mahmud’un muhabbetini kazanmış ve ömrünün sonuna kadar sultanın sâz nevbetlerine devam ederek nice lütûf ve iltifâtına nâ’il olmuştur.

Sultan Abdülmecîd’in cülûsunu müte’akiben, kendi arzusu üzerine Eyüp Sultan Cami’ hitâbetine getirilen Kazasker Mustafa İzzet Efendi‘nin uhdesine, Lâleli Cami Evkafı’nın kaymakamlığı da uhdesine tevcîh edildi. 1261 senesi Muharrem’inde (Ocak-1845) Eyüp Sultan Cami’nde Sultân Abdülmecîd’in huzurunda okuduğu hutbe pek ziyâde beğenildiğinden imâm-ı sânî-i sultânî olan Kazasker Efendi, bundan sonra ilmiye kademelerinde de hızla yükselerek muhtelif tarihlerde Selânik, Mekke ve İstanbul kadılıklarını elde etti.

Receb-1265/Mayıs-1849’ta Anadolu Kazaskerliği pâyesi ile tevcîh edilen ve o senenin Zi’l-hicce’sinde(Kasım) de baş-imâm olan Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye ilâve olarak Rumeli Kazaskerliği pâyesi verilir. Ertesi sene şehzâdegânın yazı mu’allimliğine ve Şehzâde Abdülazîz’in müzâkerecilik hizmetine ta’yin olunur. H. 1269/M. 1852’de imâmlıktan ayrıldıktan sonra iki def’a Meclis-i Vâlây-ı Ahkâm-ı Adliyye’ye âza ve ardından fi’ilen Rumeli Kazaskeri olup hasbe’l-usûl Reisü’l-ulemâ ve Nâkibü’l-eşrâf oldu. Meclis-i Vükelâ’ya me’mur iken H. 27 Şevvâl 1293/M. 16 Kasım 1876 tarihinde vefât eder.

Müntesiblerinden olduğu Tophâne’deki Kadirîhâne Tekkesi’nin hazîresine defnedildi. Defni esnâsında, fazilet sâhibi bir zâtın, “Efendiler, buraya gömdüğümüz bir ma’arif sandığıdır!” dediği menkûldür. Mezartaşındaki kitâbe şâkirdlerinden Muhsinzâde Abdullah Bey tarafından yazılmıştır. Orta boylu, şişmanca, mavi gözlü, güzel ve güler yüzlü, sarıdan dönmüş beyaz sakallı ve yanakları pembe olarak tarif edilen Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin havass ve avam nezdinde de pek muhterem, nâzik ve edib bir merd-i kâmil olduğu, teşerrüf edenler tarafından müttefiken ifâde edilmiştir. İlmî pâyesine istinâden hattatlar ve musikîşinâslar beyninde “Kazasker Efendi” nâmıyla yâd olunurdu.

Aklâm-ı sitteyi, Galata Sarayı’ndaki eğitimi esnâsında, Hamidiye Evkafı kaymakamı Çömez Mustafa Vâsıf Efendi’den meşketmiş olan Kazasker Mustafa İzzet Efendi, hasletindeki yüksek istidâddan dolayı hüsn-i hatta kısa zamanda kemâle erişmiş, eslâfın yazılarını tetkikle kendi üslubunu te’sis ederek, çağdaşları arasında mümtâz bir mevki elde etmişti. Necmeddîn Okyay’ın ifâdesine nazaran, bilhassa Hâfız Osman tarzında yazdığı nesihte “kelebek uçuşlarını” andıran tatlı ve yumuşak bir üsluba sahipti. Bu cümleden olan H. 1286/M. 1869-1870’te nesihle istinsâh ettiği Şâd Kelime-i Hazret-i Alî adlı eseri, aynı yıl içinde Mühendisoğlu Kulları Matba’ası’nda taşbasma olarak basılmıştır. Ayrıca ta’lik hattında da zamanının yeganesi idi.

Yazıdaki mahâreti sâyesinde ikbâle de kavuşmuş, muhtelif ilmî ve idârî görevler elde etmişti. Ancak bu görevler yazı çalışmalarına tam anlamıyla kendini vermesini engelliyordu. Nitekim Eyüp Cami Hitâbeti’ni ifâ ettiği esnâda cuma günleri yazı yazmağa ara veren Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin, bu fâsılanın yazı yeteneğindeki etkisini belirtmek için “cumartesi günleri yazdığım yazıları, aradan kırk yıl geçse ensesinden tanırım!” dediğini, yine Necmeddîn Okyay’dan naklen Uğur Derman söylemektedir. İmâm-ı sultânî olduğu esnâda Sultân Abdülmecîd’in yazı hocalığını üstlendiğini ise merhum Ali Alparslan söylemiştir.

Öte yandan sultânın Mahmud Celaleddin’in tarzını benimsemiş olmasından dolayı, sülüs celîsinde bir müddet o vadide yazı yazan Mustafa İzzet’in, bilâhare tekrar Mustafa Râkım yoluna dönmek istediğinde, el melekesinden dolayı buna tam anlamıyla muvaffâk olamadığı ve bu nedenle sülüs celîsinde her ikisinin de etkilerini barındıran, kendine mahsus bir şiveye sahip olduğu, yine onun ifâdelerindendir.

San‘at yaşamı boyunca 11 mushâf-ı şerîf ve hemen hemen bir o kadar Delâ’ilü’l-hayrât, 30’dan ziyâde En’am-ı Şerif, 200’den fazla hilye-i sa’adet ve pek çok kıt’a ve murakka’ yazmış olduğu tespit edilmiştir. Eserleri Türkiye’nin ve dünyanın en önemli müzelerini süsleyen Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin Ayasofya Cami’nde asılı duran İsm-i Celâl, ism-i Nebevî, dört halifenin isimleri ile Hasan ve Hüseyin’in isimlerini ihtivâ eden elvâh-ı celîlesi ise, hüsn-i hattaki kudretine timsâlleridir.

Gerçekten de birer san‘at şâheseri olan bu levhâlardaki yazılar Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin kaleminden çıkmış, şâkirdânından Şefîk Bey ve Çırçırlı Alî Efendi’nin himmetleriyle büyütüldükten sonra 35 santimetrelik kalemlerle her biri 7,5 metre çapındaki levhâlara işlenmişti. Tüm bu işlemler ise caminin içinde yapılmıştı. Bu nedenle, Ayasofya’nın 1934’te müzeye dönüştürülmesinin ardından, Amerikalı araştırmacı Wiltmore’un mozaikleri incelemek üzere aldığı izin nedeniyle yerlerinden indirilen levhâların Sultanahmet Cami’ne asılması kararlaştırıldığında, kapıdan çıkarılmaları mümkün olmamıştı. Tahsisât etksikliği nedeniyle uzun müddet yerlerine yerleştirilemeyen bu levhâlar, nihâyet 1949 yılında İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın öncülük ettiği kampanya neticesinde gerçek yerlerini bulmuşlardır.

Ayasofya Cami’nin kubbe içinde bulunan müdevver Sure-i Nûr da ona ait olup aynı kalıptan yararlanılarak, yine öğrencileri tarafından tatbik edilmiş örnekleri Hırka-i Şerîf, Büyük Kasım Paşa, Küçük Mecîdiye, Sinan Paşa ve Yahyâ Efendi camilerindeki kubbelerine tatbik edilmiştir. Bunların yanısıra sâ’ir mahâllerde taşa mahkuk çok sayıda inşa ve tamir kitâbesi vardır ki, ayrı bir çalışmanın konusu olabilecek kadar çoktur.

Pek kıymetli şâkirdler de yetiştirmiş olan Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin en güzîde öğrencileri arasında Şefîk Bey, Muhsinzâde Abdullah Bey, Mehmed Şevket Vahdetî EfendiAbdullah Zühdi Efendi, Kayışzâde Osmân Nûrî Efendi, Hasan Rızâ Efendi, Mehmed Hilmî Efendi ve Mehmed İlmî Efendi ilk akla gelenlerdir. Abdullah Hulûsî Efendi, Hasan Sırrî Efendi, Hâfız Hasan Tahsîn Efendi, Seyyid Mehmed Alî Vasfî Efendi, Eyyubî Mehmed Cevdet Efendi, Mustafa Şöhretî Efendi, Yusuf Âgah Efendi, Siyâhî Selîm Efendi, Mustafa Hilmî Efendi ve Mehmed Sâlih Efendi tespit edilebilen diğer tilmizleridir.

Musikîdeki mevki’-i âl-ü-lâli de pek meşhur olup nağmelerinin dinleyenleri adetâ mest-i safâ ettiği, ney üflemekte de emsâl-i nâdir olduğu menkuldür. Pek latîf ve üstâdâne şarkı ve semâ’îler bestelemiş olup bazıları, diğer üstâdların eserleri ile birlikte, İstanbul Üniversitesi Kütüphânesi’nde bulunan şarkı mecmu’asına dest-i hattıyla kaydedilmiştir. Ayrıca şi’irle de meşgul olduğu bilinmektedir. Öte yandan bu kadar irfân ve kemâle sahip olmakla beraber, simyâ ile uğraşarak altın yapmak sevdâsına düşmüş olduğu ve eline geçen paraları bu uğurda heba ettiği mervidir.  

 

Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin Tüm Eserlerini Görmek İçin Tıklayın

 

 

Kaynakça

Son Hattatlar, ss. 158-166; Sicill-i Osmanî, III, ss. 462-463; Türk Hattatları, ss. 216-217; Meşhur Hattatlar, ss. 161-168, 299; Hat ü Hattâtân, ss. 175-176; ÜnverTârih-i Atâ, III, ss. 16; Tarih Musâhebeleri, ss. 314-318; Türk Musıkîsi, II, ss. 48-49; Letâif-i Enderûn, ss. 189, 278, 465; Şâheserler, s. 28; Osmanlı Müellifleri, II, ss. 329-330; Hat Sanatı Tarihi, ss. 80-81, 137-138, 178; Bektaşoğlu, ss.76-86; Meşhur Adamlar, s. 133.  

 

İsmail Orman, 12 mart 2016

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s